18 Nisan 2008 Cuma

Ülkücü'ye Kaside


Ülkücü'ye Kaside

Sen;

Allahsız'ın nefret,

Namussuz'un dehşet,

Yüreksiz'in heybet,

Başıboş'un mihnet,

Devrimbaz'ın zulmet,

Eyyamcı'nın şirret,

İnmeli'nin sıklet,

Anarşişt'in devlet,

Komunist'in illet

Sandığı ve tanıdığı sen, bütün bu menfilerin topyekün ve müşterek düşmanı olduğuna göre, acaba nasıl bir "Müsbet" belirtmekte veya belirtme yolunda ilerlemeye davetli bulunmaktasın?..

Bunca hıyanet tipinin bir arada düşmanı olabilmen riyazi bir katiyetle ispat eder ki, sen sanıldığın ve tanındığın gibi olmak, böyle bir sanılma ve tanınmanın kıymetini gerçekleştirmek borcundasın!

Sanıldığın ve tanındığın gibi ol!

Allah seni düşmanlarınca sanıldığın ve tanındığın üzere yetiştirsin!..


"Allahsızın, vatansızın, namussuzun, yüreksizin, başıboşun, devrimbazın, inmelinin, anarşistin, komunistin gözünde ben buyum!" demekten üstün bir hüviyet ve hak tespitin olamaz!

Tez'ini kötülerin (antitez)'inden devşirmek nasibi ne büyük talih!...

Allah'a hamdet!...

Necip Fazıl Kısakürek


17 Nisan 2008 Perşembe

Milliyetçilik

Milliyetçilik

Her tavus kuşu mutlaka mutlaka bir yumurtadan çıkar; ve tavus yumurtasından her çıkan, mutlaka tavus kuşudur; öyle amma, gaye, tavus yumurtasından çıkmış olmak değil, tavus kuşu olmaktır… İşte milliyetçiliğimizin tek ve kesafetli bir misal içinde mânası!

Tavus kuşu, sebepte değil, neticede tavus kuşudur; bu bakımdan tavus kuşunun şahsiyeti, geriye doğru mânasız ve değersiz yumurta kırıklarında değil, ileriye doğru müstesna bir renk ve çizgi heyetindedir… İşte milliyetçiliğimizin tek ve kesafetli bir misal içinde ruhu!..

İsterse karga veya devekuşu yumurtasından çıkmış olsun, neticede bütün şartlariyle tavus kuşu olabilen her varlık, tavus kuşunun bütün hakkına maliktir… İşte milliyetçiliğimizin tek ve kesafetli bir misal içinde kıymet ölçüsü!…

Demek ki biz, gerçek milliyetçiliği, geriye doğru değil, ileriye doğru, menba istikâmetinde değil, mansap istikâmetinde, tohum üstünde değil, ağaç, üstünde karar kılıcı bir anlayış ve görüşe bağlıyoruz.

Bu demektir ki, biz, tarih plânında fışkırışımıza zemin teşkil eden ırk ve toprak şartlarını geride bırakmış; her türlü ırk ve toprak hakikatine ilgili, fakat her türlü ırk ve toprak yobazlığına düşman, ileri bir görüş ve anlayış içinde milliyetçiyiz.

Amma yumurta olmazsa tavus olmazmış; varsın olmasın, bu zaruret bize hiçbir şey kaybettirmez. Dairenin bulunduğu her yerde mutlaka bir merkez bulunacağı, fakat her merkez bulunan yerde mutlaka bir daire bulunmayacağı gibi tavus, yumurtayı ihata ve ihtiva eder de, yumurta tavusu ihata ve ihtiva edemez.

Bizim milliyetçiliğimiz, belli başlı bir topluluğa ait madde ve kemmiyet hakikatlerinin mâverâsında, sadece ruh ve keyfiyet vâkıalarına bağlı, cevherini posasından süzen ve yalnız cevhere nisbet kabul eden bir telâkkiden ibaret.

Türk, bizim nazarımızda, belli başlı bir inanış, bağlanış, düşünüş, seziş, hatırlayış, duyuş, davranış ve bildiriş hususiyetleri içinde, belli başlı bir iman, mukaddesat, tefekkür, tahassüs, hayal, hatıra, meşrep, eda ve lisan birliğinin ördüğü, tek nüshalı ve şahsiyetli bir ruh nescinden ibarettir; mutlak ve müstakil bir vâhit temsil eden bu ruh nescinin zarfı da Anadoludur.

Ya şu boyuna Türk ruhu, Türk ruhu dediğimiz şey nedir ki?.. Türk ruhu dediğimz şey, iki vâhidin mecmuundan ibarettir: biri, onu kendi dışında olduran, öbürü de bu olan şeyi kendi içinde renklendiren, şekillendiren, seslendiren, kokulandıran, iklimlendiren iki vâhit…

Vâhitlerden ilki, Türkün duygu ve düşünce mihrakında pırıldayıcı mutlak ve müstakil iman ışığı, ikincisi de bu ışık etrafında, hususî ve mahallî, bütün bir tahassüs ve tefekkür seciyesidir.
Vâhitlerden ilki, ırk ve kavim seviyesinin üstünde, bütün insanlar çapında ve hâkim; öbürü de yalnız ırk ve ka vim kadrosunda ve tâbidir.

Demek ki, zaten aslında ve lûgatta bir kavmin ruhunu dayadığı iman kaynağı mânasına gelen ve son zamanlarda gerçek delâletinden kaydırılıp kavmiyet mânasına kullanılmaya başlayan milliyetçilikten anladığımız, bir zarf işi olmaktan ziyade bir mazruf işi; ve mazruftaki dünya görüşüne, insan, cemiyet ve kâinat telâkkisine bağlı bütün bir tahassüs, tefekkür, eda ve ifade kadrosu işçiliğidir.

Bu ruhî ve kadronun ırkî plânda kendi maddesine karşı sevgisi, ancak belli başlı bir vâhidin doğurduğu böyle bir ruha yataklık etmekten ibaret ve yalnız bu kayd ve şartla sınırlıdır.
İşte bizim milliyetçiliğimiz; İslâma bağlı Türk ruhunun, bu mutlak kadro içinde Türk duygu ve düşünce hususiyetlerinin milliyetçiliği!..

Ve işte cihan ölçüsünde milliyetçilik!..

(İdeolocya Örgüsü/ Necip Fazıl Kısakürek)

Ziya Gökalp Milliyetçiliği




Ziya Gökalp Milliyetçiliği


Atatürk’ün ‘‘etimin ve kemiğimin babası Ali Rıza Efendi ise fikrimin babası O’dur’’ dediği ve Kemalizm’in tezahüründe milliyetçilik anlayışını oluşturan Ziya Gökalp’in görüşleri önem arz eder. Bu milliyetçilik anlayışı bugünün ülküsü çerçevesinde de kimilerince hala kabul görmekte ve ‘aydınlanma’nın anahtarı kabul edilmektedir. Türkiye’de sosyolojiyi kurumsallaştıran, sosyolojinin akademik kurucusu Ziya Gökalp’in temel sorunu olan kimlik problemi ve bu sorun etrafında şekillendirdiği görüşünün etkili olmasının en önemli sebeplerinden biri sosyolojinin kurumsallaşmasıdır.


Ziya Gökalp deyince akla ulus, millet, sosyoloji, hars-medeniyet (milli kültür-medeniyet) ayrımı, millet bilinci, Türkçülük veya Türkleşmek, İslamlaşmak, muasırlaşmak gibi ideolojisinin temel prensipleri olan kavramlar gelir. Ve elbette kaynak şahsı Durkheim… Gökalp de Durkheim’ın görüşü olan ‘toplum insandan öncedir’ anlayışıyla hareket eder. Aslolan toplumun düzenliliğini ve sürekliliğini sağlamaktır. Toplumdaki tüm çıkar ve farklılıklar bir yana bırakılıp toplumun varlığı üstünde durulmalıdır. Ferdin sosyalleşmesi ‘kollektif bilinç’ kavramıyla açıklanır. Kollektif bilinç; insanın içinde yaşadığı toplumun bilinmeyen, tarih öncesinden kaynaklanan sevinç ve üzüntüleri üzerine oluşturulan ortak ihsastır. Mesele kollektif bilincin nasıl şekillendiği meselesidir. Gökalp ‘kollektif şuur’a ‘millet şuuru’ der. ‘‘Bir topluluk fertlerinin ortak vicdanında şuurlu bir bilinçlenme olmadıkça sosyal bir toplum niteliğini kazanamaz.’’(1) Buna göre Meşrutiyetten önce ‘biz Türk milletiyiz’ kavramı Türklerin ortak şuurunda yerini bulamadığı için Türk milleti de yoktu. Millet şuurunun olmadığı yerde geçici topluluklar vardır. Toplulukların millet şuurunda olması ise toplumu oluşturur ve ölümsüz yaşayacak olanlar toplumlardır, yani milletlerdir. ‘‘Ziya Gökalp’e gelinceye kadar, Tanzimat ve Tanzimat sonrası fikir adamında Garplı tesir, (Bonmarşe)den satın alınmış ve Türk evinin bir köşesine oturtulmuş, oyuncak bir (maket) halindedir. İlk defa olarak Ziya Gökalp’ta bu muamele, Karabük fabrikası gibi, fikir topraklarımız üzerine kurulmuş, ciddi bir tesis manzarası arzeder. Muharrik kuvvet, makine, cihaz kendisinin değil, fakat tatbik sahası, ham madde ve iş kendisinindir. Ziya Gökalp’in (Dürkhaym)cılığını böyle anlamak ve onu, maskara (Güstav Löbon) ve (Beykın)cılardan böylece ayırt etmek lazımdır.’’(2)


Gökalp 1915’te kurduğu Darü’l İçtimaiyyat’tan önce çıkardığı İçtimaiyya mecmuasında Durkheim’dan çevirilere yer verir. Bunlar akademik olarak kurumsallaşmanın işaretleridir. Üstad’ın tespitiyle Gökalp, giden Şarkla gelen Garp arasındaki mahsup sırrını ve kıymet hükmünü heceleyecek görüş çapında olmamakla beraber –kimilerince sosyolojinin gerçek kurucusu olan- Durkheim’in yöntemini, işlevini kaynak olarak kullanıp bünyesine tahvil etmesi mahiyetinde ıslahçılık davasında en büyük fikir hissesinin verilmesi gereken şahıstır. ‘‘Birinci Dünya Harbi kadrosu içinde Türk cemiyeti, Tanzimat dan beri ilk defa olarak, halis ve şahsî öz fikir adamına kavuşur gibi olur. Hiçbir felsefe mektebi ve fikir sisteminin tam ve tek mümessil mübdii olmasa da, Ziya Gökalp okuduğunu anlamış, Garpla temasını en mahrem planlara kadar derinleştirebilmiş, meyil ve nisbet gösterdiği fikir sistemini kendi ferdî ve içtimaî şartları içinde yoğurmaya çalışmış, onu samimi bir şahıs ve millet davası haline getirmeğe savaşmış, ilk Türk tefekkür adamıdır.’’(3)


Gökalp’in Türkçülüğü, halk arasında kalmış olan Türk kültürünü arayıp bulmak ve Batı medeniyetini tam ve canlı bir biçimde ele almak suretiyle Türk milletini yükseltmek demektir. Bu ‘Türklük şuuru’ kendini arama ve bulma iştiyakının ilk hamlesiydi. Formül; ‘Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, Batı medeniyetindenim’. ‘‘Türkçüler tam olarak Türk ve Müslüman kalmak şartıyla Batı medeniyetine tam ve kesinlikle girmek isteyenlerdir. Fakat Batı medeniyetine girmeden önce, milli kültürümüzü arayıp bularak ortaya çıkarmamız gerekir.’’(4) Kültür tek bir milletin ahlaki, hukukî, bediî, ekonomik, dinî, yaşayışlarının müşterekliği ve uyumudur. Medeniyet ise bu unsurlarda müsavi gelişmişlik mertebesinde bulunan birden fazla milletin içtimaî hayatlarının müşterekliğidir. Yani kültür milli olduğu halde, medeniyet milletlerarasıdır. Kültür içine giren şeyler insanların istekleri ile sun’î olarak oluşmamıştır. Medeniyet ise kişisel iradelerle oluşan, yöntemlerle meydana gelen bir yapıdır. ‘Millet’in kelime manasını ele almadan sosyo-kültürel bir yapı olduğunu göz önünde bulundurursak ve milliyetçiliği de bu millet tanımından hareketle bir ideoloji olarak değerlendirirsek Türkçülük anlayışında milleti meydana getiren maddî ve manevî unsurlardan en önemlisi olan mefkure birliğini ‘Türk milleti, İslam ümmeti, Batı medeniyeti’ formülü içinde Türk kültürünü ve Müslüman kimliğini kaybetmeden muasır medeniyet olan Batı medeniyetine erişmek olarak izah edebiliriz. Bu Batı medeniyetine geçme serüveni içinde Türk islamla birlikte içinde bulunduğu Doğu Medeniyeti’nden çıkmalı ve elindeki değerleri Batı Medeniyeti’ne nispet etmelidir. Bunun pratikteki tezahürünü Ziya Gökalp’in ‘Türkçülüğün Esasları’nda görürüz; dilde, estetikte, ahlakta, hukukta, dinde, ekonomide, siyasette ve felsefede Türkçülük… Her unsurda mefkûrenin Batı Medeniyeti olmasına binaen bir arayıp bulma, ortaya çıkarma ve sahiplenme varken din sahasında bazı değişiklikler yapılması gerektiği düşüncesi önemi haizdir. Zira İslam denildiğinde Türk’ün kimliğiyle bütünleşmiş bir medeniyet anlayışı da tecelli etmektedir. Bu medeniyetten diğerine geçmek, muasırlaşmak için yapılması geren şey buradakileri oraya irca etmektir; Türkçe ezan, Türkçe ibadet vs… Burada peşin kabul ve redd tavrından ziyade iş siyaset bilimi ve felsefesinin eline geçmelidir. Zira ideolojik tavra ‘neden, niçin’ lerle yaklaşmak boş ve anlamsızdır. Önemsenmesi gereken şey başta koyulan mefkûre ve ele alınan ıstılahların değerlendirilmesidir. Bu minvalde milliyetçilik anlayışının ‘devlet’in teşkilatlanması akabinde tecelli eden bir görüş olduğunu söylersek yanılmış olmayız. İçtimai ilişkilerle ortaya çıkan kimlik ve örgütlenmenin en üst düzeyi ‘devlet’ olarak karşımıza çıkar. Böyle bir örgütlenme zaruretinin en önemli sebepleri toplumlar arası çatışmalar ve üretimde düzenliliğin sağlanması ihtiyacıdır. Bu, ‘devlet’in sosyolojik esasları kabul edilirken daha önce de belirttiğimiz gibi Gökalp ‘insan toplumdan öncedir’ fikrini savunmaktadır. Bundan kasıt, her ferdin bir topluma ait olması, aidiyetle dünyaya gelmesidir ve buna göre de ferdin vazifesi içinde bulunduğu toplumun kültürünü keşfederek muasır medeniyete irca etmesidir.


Devletin teşkilatlanma tekâmülü için sosyolojiye bakıldığında site devlet-imparatorluk devleti-feodal devlet-modern dönemde ulus devleti ve nihayetinde uluslar-üstü bir yapılanmaya gidilen bir tekâmül çizgisi karşımıza çıkar. Zaruretten ortaya çıkan bir teşkilatlanma bu tekâmül çizgisinde tutunacak bir dal, ayakta kalmak için bir ‘mutlak’ meydana getirmiş ancak son raddede ona koyulan nokta mevcudiyetinin yitirilmesi olmuştur. Elbette bu tekâmül çizgisi ve devlet anlayışı bize Batı’nın mirasıdır. Tarihi arka planında Batı, karşılaştığı sorunları devlet olmadan da çözmüş, devleti hep tırnak içine almış. Buna mukabil Doğu’da devlet Tanrısal bir güç, Tanrı’nın yeryüzündeki temsili olarak düşünülmüştür. Batı’da devletin ortaya çıkışındaki zaruretler ferdidir ve çizilen tekâmül çizgisinde de hep o ferdiyetçiliğin izleri görünür. Kendi yayılmacılığını meşrulaştırmak için, kendi dönemlerini âlemşümul kılma çabası içine girmektedir. Bu yüzden Fransız İhtilali’nin en önemli ilkelerinden biri de ‘evrenselcilik’ olmuştur. Bütün bunlar, bir mefkûre olarak belirlediğimiz ve çerçevesi içine soktuğumuz içtimai bütün unsurları tahvil etme gerekliliği içinde olduğumuz Batı Medeniyeti’nin sadece Türk’e değil her millete biçtiği sonun mevcudiyetini yitirmesi olduğunu göstermeye yeterlidir.


Ziya Gökalp Tanzimat ve Tanzimat sonrası fikir adamındaki Garplı tesiri kendi bünyesine mal ederek Türkçülüğü oluşturmuş ancak son tahlilde iş muasır Garp medeniyetine ulaşmak için örülmüş hususî bir dünya görüşü kaynağından mahrum bir ideoloji ortaya çıkmıştır.


Bir adam düşünün ki duvara ateş ediyor sonra vurduğu noktanın etrafına halkalar çizerek o noktayı merkez kılıyor. Oysa önce merkezi belirleyip sonra oraya nişan alması icab ederdi. Üstad’ın ifadesiyle; ‘Büyük ruh zemininden yoksun bir hamle’, ilk hamle… Osmanlıca’da ‘millet’ kelimesi Arapça aslî manası içinde ‘din, inanç, şeriat, bir din veya mezhebe bağlı olanların tamamı, ümmet…’ gibi dinî anlamlar ihtiva eden manasıyla kullanılmış 20. yy başlarında ise Fransızca/İngilizce nation kavramına karşılık olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu kelime manası içinde ‘milliyetçilik’ de ‘ümmet’e tekabül etmektedir. ‘‘Demek ki, zaten asılda ve lugatta bir kavmin ruhunu dayadığı iman kaynağı manasına gelen ve son zamanlarda gerçek delaletinden kaydırılıp kavmiyet manasına kullanılmaya başlanan milliyetçilikten anladığımız, bir zarf işi olmaktan ziyade bir mazruf işi; ve mazruftaki dünya görüşüne, insan, cemiyet ve kainat telakkisine bağlı bütün bir tahassüs, tefekkür, eda ve ifade kadrosu işçiliğidir.’’(5) Ve işte cihan ölçüsünde milliyetçilik!


1-Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Toker Yayınları sf 76-77

2-Necip Fazıl Kısakürek, Tanrı Kulundan Dinlediklerim, sf 183

3-Kısakürek, sf 183

4-Gökalp, sf 50

5-Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, sf 404


Zeynep Dilşad Karaca

Denktaş Perinçek'e Kefil Oldu

Beykent Üniversitesi tarafından düzenlenen ''1. Uluslararası Strateji ve Güvenlik Çalışmaları Sempozyumu''nun açılışında konuşan Denktaş daha sonra, basın mensuplarının sorularını yanıtladı.''AK Parti hakkındaki kapatma davasına ilişkin'' sorular üzerine Denktaş, yargıdaki konu hakkında söz söyleme hakkı olmadığını ve herkes ne kadar az konuşursa o kadar iyi olacağını söyledi.Denktaş, Ergenekon soruşturması hakkındaki sorulara karşılık, İlhan Selçuk'u tanımadığını, ancak dün hastaneye giderek ziyaretçi defterini imzaladığını belirterek, Selçuk'un yazılarından tanıdığı değerli bir kişi olduğunu söyledi.Rauf Denktaş, ''Hiçbir şekilde ne onun, ne de benim tanıdığım diğerlerinin, sayın İlsever, Perinçek, Alemdaroğlu gibi kişilerin Türkiye'de hükümet devirecek, gizli eylem yapacak, yaptıracak insanlar olmadığına parmak basarım. Bu inanılacak bir şey değil. Kendilerini çok yakından tanıyorum. İnşallah gerçek çok yakın zamanda meydana çıkar ve bu insanlar serbest bırakılır. Olacak iş değil. Zaten sayın İlhan Selçuk'u içeri aldıkları gün işin ciddi olmadığını anlamıştım'' diye konuştu.

17 Nisan 2008

-----------

Rauf Denktaş

Kitapta yer alan ilgiç anekdotlardan birisi de, Denktaş’ın mason oluşuna ve mason locasından ayrılışına ilişkin. Denktaş, 1950’de Başsavcı Kriton Tornaridis’in önerisi üzerine mason olmaya karar veriyor. Tornaridis, "Bu kardeşlik ve dayanışma kulübüdür" demiştir kendisine.
Ancak 1963 Kanlı Noel’i Denktaş’ın masonluk üzerindeki kuşkularını tam anlamıyla derinleştirecektir: "Rum kardeşlerin hiç de kardeş olmadıklarını görmeye başladım. 1963’ten sonra üyelikten düştüm, çünkü 1968’e kadar aidat ödemedim. Toplantılara katılmadım. Ben bu ocakta beklenen dayanışmayı ve dostluğu bulamadım. Belki de EOKA devri olmasaydı işler başka türlü olurdu. 1968’de adaya döndüğüm zaman locadan istifa ettim. İstifa mektubunu da loca başkanı Griffith Willam’a verdim. "
Sayfa: 122

(Rauf Denktaş / Nur Batur)

Kaynak:





Doğu Perinçek:

12 Eylül öncesinde Maocu olan Perinçek'e ait Aydınlık adlı dergide resimleri ve açık kimlikleri teşhir edilmek suretiyle hedef gösterildikleri için, dev-sol ve dev-yol mensubu komünistler tarafından şehit edilen ülkücü gençlerimizi unutmadık.





İlhan Selçuk:


İlhan Selçuk merhum Türkeş'i tarif ediyor


Başlık: “Başbuğ, ama ne başbuğ?” ilk satırlar:

“Başbuğ’u tanıyorsunuz, gazetelerde sık sık fotoğraflarını görüyor, konuşmalarını okuyorsunuz. Tarif edeyim size, dümdüz arkaya taralı saçları, çizgi gibi incecik ağzı, bataklık suyu gibi karanlık bakışları var… Tanıdınız değil mi? Adı Alparslan Türkeş.”

21 Ağustos 1969

Kaynak



Kemal Alemdaroğlu

Yıllarca İstanbul Üniversitesi'nde Rektörlük yapan, baskıcı ve hukukdışı uygulamaları ile özellikle başörtülü öğrencilere büyük acılaryaşatan Kemal Alemdaroğlu, Karaköy Rotary Kulübü Başkanlığı'na getirildi.

08 Temmuz 2007


Kaynak

Gelelim Nihâl Atsız'a...



Gelelim Nihâl Atsız'a...


Sene 1950... Büyük Doğu idarehanesine gelmiştir. O zamana kadar tanıdığım ve yüzyüze geldiğim biri değil. Yalınız koyu ırkçılığı ve (Hitler) vâri sağ kaşı üzerine uzattığı saçlariyle (karikatür)leştirdiğini bildiğim, Dr. Rıza Nur yetiştirmesi bir adam... Peyami Safa onun için, Nâzım Hikmet'e koyduğu teşhis ile "tam bir ahmak!" derdi:


- Havası, esprisi, mizaç renkleri olmayan biri...


Konuştuk. Büyük Doğu'ya hayranlığını ve hele "îdeolocya Örgüsü"ne diyalektiği bakımından büyük alâka duyduğunu belirtti. Onunla komünizma ve belli başlı bir şahsa düşmanlık mevzuunda birleşiyorduk; fakat bu (antitez)lere karşılık asıl (tez) bahsinde apayrıydık. O, Türkçülük hissinden geliyor, bizse İslâm fikrinden yola çıkıyorduk. O, ideolocyalaştırılması imkânsız bir duygunun adamıydı; bizse her hissi potasında eriten bir düşüncenin bağlısı...


Bir gün onu evime çağırdım. Tam bir nefs ve dünya muhasebesine girişelim diye... Yanına iki arkadaşını alıp geldi: Fethi Tevetoğlu ve Nurullah Banman... Sabaha kadar konuştuk. Kafa ve ruh çilesine sahip bir insan olmaktan çok uzak göründü bana... Bir milletin hayrı diye bir dâva olamazdı. Ancak bütün insanlığa dağıtımı kabil, beşeriyet çapında bir dâva...


Ona sordum:- İslâmiyet hakkında ne düşünüyorsunuz? Hemen cevap verdi:


- Milletimin dinidir; hürmet ederim!


- Ya milletinizin dini Şamanlık olsaydı?..


İslama böyle bir iltifat, onu topyekûn reddetmekten beterdi. Kıymet, millete verilmiş ve İslâm tâbi mevkiine düşürülmüş oluyordu. Halbuki biz, Türk'ü müslüman olduğu için sevecek ve müslümanlığı nispetinde değerlendirecek bir milliyetçilik anlayışı peşindeydik ve bu anlayışa "Anadoluculuk" ismini veriyorduk. Bir konferansımızda, 15 yıl sonra söyleyeceğimiz gibi, "eğer gaye Türklükse mutlaka bilmek lâzımdır ki, Türk müslüman olduktan sonra Türktür!" tezini güdüyorduk.


Nihâl Atsız'ı budalalığı ve ezberci kültürü içinde son derece sığ bir insan olarak böylece yaftaladıktan sonra, onunla ortak olduğumuz nefret kutupları üzerinde 1950 ve 1958 Büyük Doğu'larında bazı yazılarını da neşrettik. 1958 Büyük Doğularında beni, Adnan Menderes'in sermayelendirdiğini zanneden Nihâl Atsız, isminin imlâsını Etnan Bey diye yazdığı Adnan Menderes'in güya bize yağdırdığı nimetlerden pay istediğini bana mektupla bildirmeye ve yazılarına ödenen paranın azlığından şikâyet etmeye kadar gitmiştir.


Onunla asıl ayrılığımız ve karşılıklı nefrete kadar giden aykırılığımız, ismine ihtilâl dedikleri 1960 gece baskınından sonradır. Hadisenin ikinci günü telefon başındayım ve onunla konuşuyorum:


- Atsız, ne dersin bu hâllere?


- Ne diyeceğim, pekâlâ derim. Seni hâlâ tevkif etmediler mi?


- Niçin tevkif etsinler beni?- Şeriatçiliğinden ve Etnan Bey'e bağlılığından ötürü...


- Ya seni niçin tevkif etmiyorlar?


- BEN DİNDAR DEĞİLİM Kİ!..


Telefonu nefretle yüzüne kapattım ve ölünceye kadar yüzünü bir kere bile görmedim.


İhtilâlden sonraki Büyük Doğu'lar ve bütün Anadolu'yu telgraf hatları gibi ören konferanslarım, onun temsil ettiği, ruhî muhteva dışı posa Türkçülüğünün iflâsını bana gösterdi; ve Nihâl Atsız Bey, "Ötüken" ismiyle çıkardığı dergide Kâinatın Efendisine, hiç bir rezilin kullanamıyacağı sövme kelimeleriyle saldırırken, O'nun ümmetinden en hakîr fert olmanın üstüne şeref tanımayan beni de ihmâl etmedi ve şahsî hayatıma ait türlü iftiralarla lekelemeye davrandı. Nihayet, davasının, türlü sulandırılma ve diriltilme tecrübelerine rağmen silinen izleriyle beraber hiçbir iz bırakmadan silinip gitti.


Bir gün büyük Doğu neslinin pırıltılı neşterini saplayacağı ümidini muhafaza ettiğimiz "Babıâli" ufunetini göstermek için bu kadar misâl yeter.Türkiye'nin birbuçuk asırdır beklediği gerçek ruh ve kültür ihtilâli, önce "Bâbıâli"nin millileştirilmesi, ahlâkîleştirilmesi ve temel görüşe oturtulmasiyle başlayacaktır.


(Bâbıâli / Necip Fazıl Kısakürek)

Devlet Bahçeli MİT'tendir

Devlet Bahçeli MİT'tendir



Şimdiye kadar hep sansürlü gördüğümüz Alparslan Türkeş'in, "Devlet Bahçeli MİT'tendir" dediği mektup artık sansürsüz olarak ortaya çıktı. Söz konusu mektubu Mustafa Aslan yayınladı.

Mektup şöyle:

Pek değerli ve Sevgili Oğlum

Bu gün, muhterem arkadaşımız (...) mektubunuzu getirerek beni çok sevindirdi. Yazılarınızı okuyarak gerçek durum hakkında aydınlandım. Teşekkürler ederim. Ara sıra yazmanızı ve bana bilgi vermenizi rica ederim. Malum olduğu üzere davamız Türk-İslam davasıdır. Her hareketimizin gayesi Allah'ın (c.c.) rızasını kazanmak ve asil milletimize hizmet etmektir.

P. imanlı iyi bir arkadaşımızdır. A.E de temiz ve ihlaslı bir Anadolu Türkmeni'dir. Avşardır, benim aşiretimden boyumdandır. Denenmiş fedakár bir kimsedir. Göze çarpan kusuru kendisine zarar veren içki tutkunluğudur. M.Ü. ise gayet temiz, dürüst, imanlı, aydın bir kişidir.

Bunlar milliyetçilik yolunda, geçmiş yıllarda sessizce hizmet vermişlerdir. A.G., A.A. tarafından gösterilen hatalı davranışı anlamak mümkün değildir. Devlet Bahçeli'nin bunlarla aynı davranışa girişmesi mümkün şey. Devlet Bahçeli, MİT'dendir. Arkadaşlarımız MİT'den uzak olmalı, bunlara hiç itimat etmemelidir.

Ne ise çok şükür şuurlu arkadaşlarımızın sayesinde fesat yatışmış oldu. Fakat bu tatsız şeyleri yapanlar, ya Anavatan Partisi ile işbirliği sebebi ile kışkırtılmışlardır veya MİT tarafından kullanılmışlardır. Mesele üzerine dikkatle eğilmek lazımdır.

Ermenilerin cinayetlerine karşı bazı MİT memurları içerde ve dışarıda ülkücüleri kullanmak teşebbüsünde bulunuyorlar. Bunları asla kabul etmemeli, hiçbir eyleme karışılmamalıdır.

Önce yönetim Milliyetçilere karşı giriştiği baskıyı, yanlış uygulamayı değiştirmeli ve resmi makamlar, görev teklif etmelidirler. Bu takdirde devletimizin desteğini ve tasvibini arkamıza alarak eyleme girişmek kabul olunmalıdır. Aksi halde MİT (?) memurlarının el altından yaptıkları teklifleri kabul etmek zararlıdır. Bunu herkese münasip şekilde anlatmalıdır.

Şimdi sizden özel bazı ricalarım olacaktır. Eşim Seval hanımı tanıyorsunuz. Gerek sizin ve gerek muhterem (...) hanımın arada bir telefonla aramanızı kendisine (okunamadı) ilgi ve destek vermenizi rica ederim. Güvenilir iyi bir de şoför temin etmeye çalışmanızı rica ederim.

Mahsus selamlar ederek sevgilerle gözlerinizden öperim. Cenabı Hakka emanet ederim.

Alparslan Türkeş (İmza)